Türk sigortacılığının 200 yıla yaklaşan kurumsal tarihinde yabancı payı daima tartışma konusu olmuştur. Batılı bir müessese olan sigortacılık, bu topraklara 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupalılar tarafından getirildi. Sigorta pazarı, İngiliz, Alman ve Fransız sigortacıların öncülüğünde hızla büyüdü. Öte yandan bu şirketlerin merkezlerinin yurtdışında bulunması, poliçelerin yabancı dilde düzenlenmesi ve sigorta uyuşmazlıklarının ulusal mahkemelerde değil, konsolosluklarda çözülmeye çalışılması ekonomi için büyük bir problem teşkil ediyordu.
Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte milli iktisat politikalarının ağırlık kazanması, Türk sigorta sektörünün gelişimi üzerinde belirleyici oldu. Takip eden dönemde sigorta sektörünün regüle edilmesi amacıyla önemli yasal düzenlemeler hayata geçirildi. Bu dönemde sigorta sektörüne milli bir hüviyet kazandırmak birincil politikaydı. Zira kurulan yerli sigorta şirketlerine rağmen yabancı ağırlığı hala %70 düzeyindeydi. 1929 Büyük Buhranı ve sonrasındaki savaş yılları Türkiye’deki korumacı eğilimleri güçlendirdi. Her anlamda kendine yetebilen bir ülke olma stratejisinin sigorta sektöründe de yansıma bulduğunu görüyoruz. 1942’ye gelindiğinde sektördeki yabancı payı %20’ye kadar düşmüştü [1].
Finansal Serbestleşme ve Yabancı Sermayenin Geri Dönüşü
Türkiye’de 1980 sonrası atılan finansal liberalizasyon adımları sigorta sektörünün gelişiminde itici bir güç oldu. Bu dönemde yeni şirketlerin kurulmasına izin verildi ve serbest tarife sistemine geçildi. 2000’li yıllarda sektörde pek çok başlıkta kurumsal ilerleme kaydedildi ve yabancı yatırımlar hız kazandı. 2015 yılında sektördeki yabancı payı yakın dönemdeki tarihi zirvesi olan %72’ye ulaştı [2]. Sonrasında hepinizin malumu olan bir dizi ekonomik çalkantı ve siyasi gerilim nedeniyle bu oran %45’e kadar geriledi [3].
Sigorta sektöründeki bu dalgalanmayı anlamak için doğrudan yabancı yatırım (DYY) dinamiklerine bakmak gerekir. DYY, bir ülkenin varlıklarına başka bir ülkeden yapılan uzun vadeli yatırımları ifade eder. Bu yatırımlar, mevcut varlıkların satın alınmasıyla ya da yeni işletmelerin kurulmasıyla gerçekleşebilir. Sıcak para olarak adlandırılan kısa vadeli portföy yatırımlarından farklı olarak DYY, uzun vadeli ve sürdürülebilir getirilerin peşindedir. Türkiye gibi tasarruf açığı olan ülkeler için DYY ekonomik kalkınmanın vazgeçilmez kaynaklarından biridir.
Sigortacılık özelinde yabancı yatırımlar yalnızca sermaye ve kapasite artışı sağlamakla kalmaz; kurumsallaşma, teknoloji ve know-how transferi gibi alanlarda da katkıda bulunur. Ürün çeşitliliğini ve inovasyonu artırır, hizmet kalitesini yükseltir, böylece sektörel büyüme ve olgunlaşmayı destekler. Dolayısıyla yabancı ilgisi, Türk sigortacılığı açısından yakından takip edilmesi ve doğru politikalarla teşvik edilmesi gereken bir alan.
Yabancı Payındaki Düşüşün Nedenleri
Türk sigorta sektöründeki yabancı payı, doğrudan yabancı yatırımlarla yakından ilişkili. 2015’ten sonra Türkiye’ye gelen yatırımlar zayıflayınca sigortacılıktaki yabancı payı da aynı şekilde azaldı. O yıl sektörün ödenmiş sermayesinin yüzde 72’si yabancıların elindeydi. Ancak aradan geçen dokuz yılda bu oran kademeli olarak düştü ve 2024 itibarıyla yüzde 45’e geriledi. Yani yabancı sermayenin sektördeki ağırlığı neredeyse yarı yarıya azaldı. Bu gerilemenin başlıca nedenleri arasında bazı yabancı şirketlerin pazardan çıkması, mevcutların pay kaybetmesi ve yerli sigortacıların sermaye artırımlarıyla güçlenmesi yer alıyor.
Makroekonomik koşullar da bu süreci hızlandırdı. 2015 sonrasında Türk Lirası, gelişen ülke para birimleri arasında en çok değer kaybedenlerden biri oldu. Kurda yaşanan bu erime, yabancı yatırımcıların döviz bazında getirilerini ciddi biçimde düşürdü ve yatırımların geri dönüş süresini uzattı. Dolayısıyla yabancı sermayenin sektörden çekilişi, sadece şirketlerin stratejik tercihleriyle değil, Türkiye’nin makroekonomik ortamıyla da doğrudan bağlantılıydı.
Peki yabancı sermayenin payındaki bu düşüş nasıl okunmalı? Türkiye açısından bir zayıflık mı, yoksa sağlıklı bir gelişme mi? Uluslararası karşılaştırmalar bize önemli ipuçları veriyor. OECD verilerine göre kişi başına prim üretiminin düşük olduğu pazarlarda yabancı sermaye genellikle yüksek. Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde, Şili, Brezilya, Yunanistan, Hırvatistan, Malezya ve Polonya gibi örneklerde yabancı payı yüzde 50’nin üzerinde, hatta bazı pazarlarda yüzde 90’a kadar çıkıyor [4].
Yabancı sermayenin ağırlığının azalmasını tek başına olumlu ya da olumsuz bir gelişme olarak okumamak gerekir. Önemli olan, sektörün ihtiyaç duyduğu sermaye, teknoloji ve rekabeti hangi kaynaklardan sağlayacağıdır. Bu noktada esas soru şu: Türkiye, sigorta sektörüne yeniden güçlü bir yatırım hikayesi yazabilir mi?
Yeni Bir Hikaye Mümkün Mü?
Türk sigorta sektöründe yabancı payı; küresel risk iştahı, likidite koşulları ve ülke risk primi gibi dışsal faktörlerden etkileniyor. Sektör bu faktörleri tam anlamıyla kontrol edilemese de yatırımcılar için piyasayı cazip hale getirebilir. Bunun yolu, kurumsal yönetişimi güçlendirmekten, piyasa verimliliğini artırmaktan ve sistematik riskleri azaltacak mekanizmaları kurmaktan geçiyor.
2005’te başlayan AB müzakere süreci, yabancı yatırımlar için güçlü bir hikaye yaratmıştı. AB çıpası sayesinde yapısal reformlar hayata geçirilmiş, kamu kurumlarının kurumsal kapasitesi güçlenmişti. Bugün o ivme kaybolmuş olsa da, farklı bir hikaye yazmak hâlâ mümkün. Nitekim yabancı yatırımcıların çıkışıyla birlikte reel varlık fiyatları ciddi biçimde düştü. Örneğin, on yıl önce hisse başı dört dolardan satılan Türkiye’nin en büyük bankalarından biri, birkaç yıl önce bir dolara geri alınabildi. Ancak “ucuzluk” tek başına yeterli değil. Yatırımların yeniden canlanabilmesi için beş temel koşulun sağlanması gerekiyor: siyasal/ekonomik istikrar, güçlü düzenleyici çerçeve, yüksek büyüme potansiyeli, nitelikli işgücü ve teknolojik altyapı.
Bu koşullardan ilk ikisi ülkenin genel iklimine bağlı; diğerleri ise sektörün ve paydaşların performansıyla şekillenecek. Seçimlerin geride kalması ve ekonomi yönetiminde rasyonel politikalara dönüş, nispeten olumlu bir tablo sunuyor. Ancak bu tek başına yeterli değil; çünkü yapısal sorunlar devam ediyor. Özellikle birkaç yılda bir değişen tarife sistemleri ve çelişkili yargı kararları, hem öngörülebilirliği hem de finansal sürdürülebilirliği ciddi biçimde zedeliyor. Buna ek olarak, Türkiye’de sigorta penetrasyonunun hâlâ düşük seyretmesi, sektörün sahip olduğu potansiyel ile fiili büyüme arasındaki uçurumu kapatmayı zorlaştırıyor. Bununla birlikte genç nüfus, nitelikli işgücü ve güçlü teknolojik altyapı, Türk sigorta sektörünün geleceğe dönük en önemli artıları arasında yer alıyor.
Sonuç olarak, yatırım kararları çevresel koşullardan etkilense de Türkiye doğru adımlar atarak sigorta pazarını çekim merkezi hale getirebilir. Bunun için yatırımcı güvenini sağlayan bir hukuki altyapı, öngörülebilir politikalar ve uzun vadeli yatırımları destekleyen mekanizmalar gerekiyor. Bu koşullar sağlandığında Türk sigorta sektörü, yabancı sermaye açısından yeniden cazip ve stratejik bir pazar konumuna ulaşabilir.
Kaynaklar
[1] Meral, H. 2025. Zor Yıllar: İkinci Dünya Savaşında Türk Sigortacılığı. https://sigortastrateji.com/ikinci-dunya-savasinda-turk-sigortaciligi/, (Erişim: 16.08.2025)
[2] T.C. Başbakanlik Hazine Müsteşarliği Sigorta Denetleme Kurulu. 2016. Sigortacilik ve Bireysel Emeklilik Faaliyetleri Hakkinda Rapor 2015. https://www.seddk.gov.tr/upload/Raporlar/Sigortacılık%20ve%20BES%20Faaliyet%20Raporları/2015-Sigortacilik-ve-BES-Faaliyet-Raporu.docx, (Erişim: 16.08.2025)
[3] SEDDK. 2025. Sigortacilik Ve Özel Emeklilik Sektörü Gelişmeler Ve Temel Göstergeler 2024. https://www.seddk.gov.tr/upload/Seddk/temel_gostergeler_raporu_2024_Ocak_Aralik.pdf, (Erişim: 16.08.2025)
[4] OECD. 2023. OECD Insurance Statistics 2022. https://doi.org/10.1787/0512c106-en, (Erişim: 16.08.2025)